"Bu sabah uyandım, kalktım, yüzümü yıkadım ve ansızın öyle geldi ki bana, bu dünyada her şeyin anlamı açık benim için! Ve nasıl yaşamam gerektiğini biliyorum... İnsan kim olursa olsun, emek harcamalı, ter dökmelidir: ve yaşamın anlamı, amacı, mutluluğu ve coşkusu sadece bundadır..."(1)
"Benim tanıdığım plastik sanatlar mensuplarının hemen tümüne yakın bölümü ömürlerinde hiç kitap okumadılar. Gelişmek için de hiçbir çaba harcamadılar.
Hoca olanlar bu özelliklerini öğrencilerine de aşıladılar. Ama bunun yarattığı gizlenemez eksiklikleri sürekli olarak; üstün yetenekli, başarılı, en iyi bilen ve en büyük rolünü oynayarak kapatmak istediler."(2)
"Çalışmak gerekir, çalışmak. Emeğin ne olduğunu bilmediğimiz için mutsuzuz böyle, yaşam böylesine karanlık görünüyor bize. Bizler çalışmayı hor
gören insanlardan doğduk."(3)
"Çalışkan olmak elvermez - karıncalar da çalışkandır. Ne için çalışıyorsun,
amacın ne, onu söyle!"(4)
-Kendi alanımızın hakiki adamı olmak.
(1). ve (3): Anton Çehov (Üç Kızkardeş'den İrena)
(2): Özdemir Altan
(4): Henry Davit Thoreau
Sanat
öğrencisi neyi öğrenmelidir?*
Öğreneceklerinden önce onlara öğretecek kişilerin ne gibi
birikimlere sahip olması gerekiyor?*
"Gerçek ressamın tarihi bilmemesi düşünülebilir mi?
Coğrafyaya, geometriye ve perspektife gereksinimi yok
mudur? Ressam, nedenlerini ve etkilerini bilmediği
şeyleri tam olarak betimleyebildiğinden emin olabilir
mi? Bize tutkuları öğreten etik üzerine biraz olsun bir
şeyler bilmeden, ruhun bu bağlamdaki devinimlerine
ilişkin görsel imgeleri nasıl resmedebilir? Ressam,
orantıları ve anatomiyi inceleyerek insanın dış
görünüşünü öğrenirken, insanın ruhuna inebilmek
zorundadır. Fizyonominin kuralları üzerine bir şeyler
öğrenmeden, karakterlerini nasıl canlandırabilir? Eğer
ressamın gereksindiği bütün bilgilerin dökümünü yapmaya
kalkışsaydık, bu listeyi asla bitiremezdik."
* Fransız ressam Antoine Coypel'in Paris’te,
Kraliyet Resim ve Heykel Akademisi'ne sunulan
ve 1721 yılında basılan yazısı
Sanat, çevresindeki
nesnelere anlamlar katan yaşam'ın yansımasıdır, toplumsal bir değerdir. Sanatçı
çağının betimleme kavramlarını benimser. Toplumunun günlük yaşam davranışları,
sloganları, işaret sistemleri ve birtakım tabu, ahlak, yasa kuralları ile
yoğrulur, bu verilerle kaynaşır. Yaşamı sorgularken ruhsal ve zihinsel işlevleri
çağı ile koşullu olduğundan,yaşadığı dönemin görsel görme biçimini ve Çağının
ruhunu yansıtır. Kendi ulusal geleneğinden edindiği bilgi ve kavrayış
değerlerini özümlemiş, zıtlıkların bilincine varabilen bir halk filozofu gibi
duyar-düşünür. olumsuzluklar içinde İç güdülerinin gerekliliğiyle; somut ya da
imgesel- yaşama anlam ve yorum katarak kendini olumlar, var eder.
Ülkemizde Cumhuriyetin
kuruluşuna değin gerçek anlamda sanat olgusuna yaklaşım, yok sayıcı ve yerici
eleştirinin hakim olduğu dönemleri kapsar. İnanç düzeyinde, resimde suretin
yasak ve günah olarak düşünülmesi nedeniyle mekanlarımız cami resimleriyle,
hat-yazı, bezeme-dekoratif sanatlarla süslenirdi. Tanzimat döneminde Türk resim
sanatı ancak minyatür geleneğiyle resmi tanımıştı. Resimler genellikle
konularını o devrin devlet adamlarının savaş, tören, av ve sünnet düğünü gibi
diğer yaşantılarından alırdı. Bu çalışmalarda perspektif kurallarına uyulmaz,
ışık ve gölgeye yer verilmez, şekiller kendi rengine uygun olarak düz boyanırdı.
Figürler kişilerin önemine göre büyük ya da küçük yapılır, süs motifleri de en
ince ayrıntılarına kadar gösterilerek sulu boya ve guvaş teknikleriyle
yapılırdı. Ancak ne ressamları, ne de eserleri tanınmıyordu. Sanatçılar
eserlerine imza atmadıkları gibi yapıtlarını sergileyebilecekleri sergi
salonları, sanat galerileri, müzeler yoktu. Çünkü bu dönem; sanatçıların sanat
güçlerini ve yeteneklerinin ürünlerini değerlendirmenin ötesindeydi.
Batı etkisinde Türk resmi
Fatih'in saltanatı (1451-1481) döneminde başlar. Bu devirde İstanbul'a davet
edilen İtalyan ressam Gentile Bellini Fatih'in portresini
ve
bir madalyonunu yapmış, saraydaki bazı odaların duvarlarını resimlemişti.
Fatih'in yaptığı bu hamle ancak saray duvarları arasında kalmıştı.
Halbuki bu dönemde Avrupa
resim sanatı Rönesans ile yağlı boya tekniğine dayalı en büyük ustalarını
yetiştiriyordu. III.Ahmet döneminde (1703-1730) Avrupalı ressamların,
çalışmalarını Dolmabahçe sarayında sergilemeleriyle Batı resim zevki toplumumuza
yayılmış ve yağlı boya resme ilgi uyanmıştır. Türk resim sanatında Batı
toplumlarıyla olan ilişkiler ve evrensel iletişim sonucu etkileşim dengeleri ile
Osmanlı İmparatorluğunun özel konumu batı dünyası sanatında oryantalizm'i
yaratırken, bizim onlardan etkilenişimizle yapılan ilk çalışmalar III.Selim
(1793) ve II.Mahmut(1835) dönemine rastlar. Mühendis ve harp okullarına konulan
resim dersleriyle, bu okullarda yetişen yetenekli gençler Avrupa'ya resim sanatı
öğrenimine gönderilmiş, döndüklerinde üniversite hocalığı yapmışlardır. Realist
çalışmalar yapan bu ressamlar; Şeker Ahmet Paşa natürmort ve Peyzaj
temasını işleyerek Türkiye'de ilk resim sergisini açmıştır. Osman Hamdi Bey eski
eserler müzesini kurarak ilk kez müzecilik fikrini getirmiş, bu günkü Güzel
Sanatlar Akademisinin de kurucusu olmuştur. Güzel Sanatlar Akademisinden yetişen
ressamlar Nazmi Ziya GÜRAN empresyonizm ilkeleriyle, Mehmet Sami YETİK milli
harp sahneleriyle tanınmış, İbrahim ÇALLI genç Türkiye Cumhuriyetinin sanat
kurucularından olmuştur. Namık İsmail, Ruhi Avni LİFİJ, Şevket DAĞ, Feyhaman
Duran, Hikmet ONAT ülkemizin ilk resim sanatı ustalarındandır.
19. yüzyılın ilk
yarısından itibaren Türk resim sanatı, derinliği içeren yağlıboya resme doğru
uzanan çizgide ilerlemeye devam etmiştir. "Türk Primitleri" diye de anılan ve
Enderunlu amatörlerden oluşan ilk kuşağın ardından, Natüralist üslûbu benimsemiş
ressamlar kuşağı gelir. Birçoğu asker kökenlidir.
Bu grup Batı
etkileşimiyle, Türkiye'de geleneği olmayan sanat türünün kurucusudur. 1883'de Sanayii Nefise Mektebi'nin açılması, 1910'da Avrupa sınavlarının başlatılması,
1914'de "Çallı Kuşağı" olarak da anılan Empresyonist üslûpla çalışan kuşağın
ardından "Osmanlı Ressamlar Cemiyeti" olarak 1908'de kurulan, 1921'de Türk
Ressamlar Cemiyeti'nin girişimleri ile başlayan Resim Heykel sergileri ilk kez
1916 yıllı yaz aylarında Galatasaray Lisesi'nin resim atölyesinde açılmış ve
İstanbul'un sanat yaşamına renk katmıştır. Çağdaş Türk resim sanatının
gelişmesinde sanatçı gruplarının, birlik ve desteklerinin çok önemli rolü
olmuştur. Köklü bir resim geleneğinin olmayışı, halk kitlelerinin üretilen sanat
eserlerini değerlendiremeyişi ve sanatçıların yapıtlarını sergileyebilecekleri
sanat galerilerinin bulunmayışı gibi nedenler bu tür gruplaşmalar yaratmıştır.
Osmanlı Ressamlar Cemiyeti
1926'da "Türk Sanayii Nefise Birliği" ve "Güzel Sanatlar Birliği" adını alan
grup modern sanat akımlarının temel taşları olarak sanat tarihindeki yerlerini
alırlar. Eğitim için Almanya'ya gidip, geri dönen gençlerin oluşturdukları
"Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği" 1928'de kurulmuş, çeşitli
eğilimleri içinde barındırmıştır. Bu eğilimler arasında Realizm, Ekspresyonizm
ve Kübizm sayılabilir. 1933'de "D Grubu"nun kurulmasıyla modern sanatın çağa
uygun üslûpları da Türk resim sanatının özgün arayışlarını hızlandırmıştır.
Atatürk,
"çağdaşlık" olgusunun sanatla özdeş olduğu ve ulus bireylerinin çağdaşlık
düzeyinde donanımı için eğitim ve sanat alanında sağlam temeller atılması
gerektiği inancındaydı; "İnsanların yaşamına ve faaliyetine egemen olan güç,
buluş ve yaratıcılık yeteneğidir. Buluş ve yaratıcılığı yapabilen insanların ise
kesinlikle kültürlü olmaları zorunludur..."Efendiler, herkes bakan
olabilir,mebus olabilir fakat sanatçı olamaz", "Sanatsız kalan bir ulusun hayat
damarlarından biri kopmuş demektir." özdeyişleriyle, 1923 yılında Cumhuriyet'in
ilan edilişinden 1938 tarihine kadar Türkiye Cumhuriyeti'nin sanatsal-kültürel
alanlarda ve her yönü ile çağdaş bir devlet olması için çabalamıştır. 30'lu
yılların başında Kemalist Devrimin ideolojisini yerleştirmek amacıyla bir yandan
yerel örgütlenmelere,kitle eğitimine girişilmiş, bir yandan da bizzat Mustafa
Kemal'in kişisel çabalarıyla güçlenen ve zenginleşen bir kurumlaşma
başlatılmıştır. 1928 yılındaki büyük ve önemli yazı devrimlerinden, Latin
kökenli yeni alfabenin öğretilmesi ve okur-yazarlık için eğitim seferberliğinden
sonra Halkevleri kurulmuş ve hızla yaygınlaştırılmıştır. Atatürk'ün güzel
sanatlara karşı gösterdiği büyük ilgi ile resim ilk ve orta dereceli okullarda
ders olarak uygulanmaya başlanmış, yurdumuzda topluma inen ve onu saran bir
sanat kolu olmuştur. Bu yıllarda sanatın ve kültürün bir devlet politikası
olarak güdülenmesinin iki önemli nedeni vardı. İlki, 1930'larda bütün dünyayı
etkileyen ekonomik kriz Türkiye'de Devletçiliği güçlendirmiş ve mimaride bu
etken ön plana çıkmıştır. İkincisi ve önemli olanı; Cumhuriyetin geçirdiği ilk
on yılın sonunda atılan yeni ve atılımcı gelişme kararları olmuştur. Atatürk bu
kararları 10. yıl Nutku 'nda açık olarak şöyle belirtmiştir; "Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en
medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. milletimizi en geniş refah vasıta
kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin
üstüne çıkaracağız." demiş ve çalışmalar başlatılmıştır. Bu aşamada Atatürk'ün
çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşma ülküsü; mimariden resim sanatına, tezyini
sanatlardan heykellere, edebiyattan pedagojiye kadar her alanda yol gösterici
olarak benimsendi.
1924'de resim konusunda yetiştirilmek üzere, Güzel Sanatlar Akademisinden Avrupa
sınavını kazanan beş ressam Paris'e gönderildi.
Bunlar Cevat Dereli (1900-1989), Mahmut Cuda (1904-1988), Refik Ekipman
(1902-1974), Muhittin Sebati (1991-1935) ve Şeref Akdik (1898-1972)’dir.
Akademiden ayrılıp Münih’e gidenler 1922’de Mahmut Cuda ve Ali Çelebi (1904)
olmuştur. 1923’de Zeki Kocamemi (1900-1959) Türk Ocağı tarafından Münih’e
gönderilmiştir. 1924 tarihinde Refik Epikman, Cevat Dereli, Mahmut Cuda,
Muhittin Sebati ve Ali Karsan Paris’de Lucien Siman, Jean Pierre Laurens’in
atölyelerinde yetiştiler. 1925’de onları Hale Asaf (1902-1938) izlemiştir. İlk
grup sanatçılar, 1927-1928’de Türkiye’ye döndüler. Bu dönemde soyut sanat adı
verilen nesnelci görünüşün ardındakini arayan yeni bir sanat ortaya çıkmıştı ve
bu sanat doğalcılık, izlenimcilik, dışavurumculuk akımlarına karşı savaşım
vererek kendisini kabul ettirdi. Soyut sanatın içinde sentetik kübizm,
Neoplastisizm, Konstrüktivizm, süprematism gibi değişik amaçlara yönelim vardır.
Türk resminde en önemli gelişme, 1928 kuşağı sanatçılarının uyguladıkları Kübizm
ve Ekspresyonizm (Dışavurumculuk) sanat akımlarıyla meydana gelmiştir. Türk
resminde 1927’den sonra Münih’ten dönen Zeki Kocamemi ve Ali Çelebi düşünsel
eğilimleriyle, Avrupa modern sanat akımlarını, resim sanatımıza getiren iki öncü
sanatçı olmuşlardır. Modern sanat akımları aynı gruptan olan Cemal Tollu
(1899-1964), Refik Epikman, Muhittin Sebati ile 1924’de Paris’ten sonra Münih’te
Hofman ile çalışan Hale Asaf ve daha ileri yıllarda Cevat Dereli tarafından
uygulanmaya başlanılmıştır.
Günümüz sanatçıları çalışmalarını gerçekçi ve soyut olmak üzere iki yolda
sürdürmektedir. Kimi sanatçılar toplumcu gerçekçilik anlayışı içinde çağımızın
sorunlarını açıklarken, kimi sanatçılarda çağımızın duyarlılığını, resmin
değerlerini zihinsel düzeyde soyut yoldan yansıtırlar ve sergiler açarak
izleyicileriyle paylaşırlar.
-----------------------------------------------------
Kaynaklar:
Türk Resim Sanatı -Celal Esat ARSEVEN
İslam Ülkelerinde Sanat-S.K.YETKİN
Atatürkçü düşünce-Atatürk Kültür Dil ve Tarih Kurumu-1992 yayını
"İdeolojik
Esir"ler Ya da "Hak"lı Nesneler
Evrensel bir çözücü
olan bu sistem, bunalımlarını genelleştirerek aşmayı şuana kadar başardığı gibi,
toplumsal yaşamın tüm alanlarında, ihtiyaçlarının gerektirdiği her şeyi bozarak,
çözerek, değiştirip dönüştürerek, kendisine eklemleme becerisine de sahiptir.
Ki, “birey” ya da “bireysel” de bunlardan biridir. Günümüzde sistem, tüm siyasal
ve “ideolojik aygıtları”nı kullanarak, hem ideolojik hegemonya altına aldığı,
hem de hukuken hak ve özgürlüklerle donatılmış bir nesneye dönüştürdüğü insana,
“birey” demektedir. İşte sistem, yarattığı bu “birey”le, hem onu teslim almış,
hem de onun istek ve özlemlerinin, toplumsal olanın önüne geçmesini sağlamıştır.
Neredeyse her hak, onun için yapılan mücadeleden bağımsızlaşarak, bu mücadelenin
içerisinde yer alanların da önemli bir kesimi dahil olmak üzere, toplumun büyük
bir çoğunluğunun hem düzene eklemlenmesini, hem de düzenin siyasal ve ideolojik
meşruluğunu olanaklı kılmıştır. Neden?
Devamı için tıklayın...
……………
Köle sahipleri ekmek kaygısı çekmedikleri için felsefe yapıyorlardı,
Çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygısı çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı,
Çünkü
Ekmeklerini köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.
*****
Köleler felsefe kaygısı çekmedikleri için ekmek yapıyorlardı,
Çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygısı çekmedikleri için ekmek yapmıyorlardı,
Çünkü
KÖLELERİNİ FELSEFE VERİYORDU ONLARA.
Ve yıkıldı gitti Likya...."
G
Ö R Ü - Y O R U M
John Bayley's and Iris: "Irıs için anı ve ağıt" adlı
kitabından eğitimin önemine ilişkin yorum:
Eğitim mutluluk getirmez. Özgürlükte öyle.
Sadece özgürüz diye mutlu olmayız. Tabi özgürsek. Ya da
eğitim gördük diye. Eğitim bize mutlu olduğumuzu
anlamamız için gerekli araçları sunar. Gözlerimizi,
kulaklarımızı açar. Işıkların nerde gizlendiğini
anlatır. Herhangi bir öneme sahip bir tek özgürlüğün
olduğuna bizi ikna eder.